PASAJLAR / ALINTILAR

İçinde oyun geçen pasajlar, kitaplardan altı çizilmiş cümleler ve kimi dokunaklı kimi okunaksız veciz sözler.





Boşluk ve Papaz (George Perec)

Kendini iskambil fallarının büyüleyici zevkine kaptırdın. Sedirinin üzerine dört sıra halinde on üçer kart diziyor, içlerindeki dört ası çıkarıyorsun. Oyun, geri kalan kırk sekiz kartı, asların çıkarılmasıyla boşalan yerleri kullanarak düzene koymaktan ibaret; eğer bu boşluklardan biri sıralardan birinin başındaysa, orya bir ikili koyma hakkın var; yok eğer boşluk, diyelim, bir altılıdan sonra geliyorsa, oraya aynı rengin yedilisini koyabilirsin; yediliden sonra sekizliyi, sekzliden sonra dokuzluyu, valeden sonra kızı koyabilirsin; eğer papazdan sonrası boşsa hiçbir şey koyamazsın ve boşluğu kullanma hakkını kaybedersin.

 

Bu iskambil falında şansın hemen hemen hiç rolü yoktur. Boşalan dört yerin, eğer bu yerleri diziliş sırasına göre oynarsan, karşına papazları çıkaracağı anı, yani kaybedeceğin anı çok çok önceden kestirebilirsin; ama boşlukları istediğin sıraya göre kullanabilirsin, boşluklardan önce birini, sonra ötekini kullanırsın, sonra yine birinciye dönersin, üçüncüyü, dördüncüyü oynar, sonra yine üçüncüye geçersin. Yine de, fal nadiren çıkar; oyunun tıkandığı bir an gelir hep, tam kağıtların yarısını ya da üçte birini sınıflayıp dizmişken öyle bir an gelir ki boşlukları doldurmak için her elini attığında karşına bir papaz çıkar. İlke olarak, iki deneme daha yapmaya hakkın vardır: Dizilmiş olan kağıtları yerinde bırakıp, diğerlerini karıp, birerden dört boşluk bırakarak yendien açman yeterlidir. Ama sana tanınan bu iki şansı nadiren kullanıyorsun; oyunun tehlikeye düştüğünü görür görmez bütün kağıtları topluyor, iki ya da üç kez karıyor, bir kez daha denemek için hepsini yeniden açıyorsun.

 

Kağıtları karıyor, açıyor, asları çıkarıyorsun, oyunun durumuna bakıyorsun. Biraz rastgele başlıyorsun, sadece ilk başta bir papaza rastlamamaya dikkat ediyorsun, o kadar. Yavaş yavaş oyun bir düzene giriyor, güçlükler beliriyor, olasılıklar ortaya çıkıyor: burada kağıdın biri zaten yerinde duruyor, şurada bir tanesini oynatmak beşliyi, altılıyı bir seferde yerine koymayı sağlayacak, orada işini güçleştiren bir papaz yerinden kıpırdamayacak.

 

Neredeyse hiç başaramıyorsun. Bazen azıcık hile bile yapıyorsun, nadiren, gittikçe de daha seyrek olarak. Senin için önemli olan şey zafer değil, hem zaten senin zaferin de ne demek; senin istediğin sadece tanrıların yanında olmasıysa, onların teveccühünü kazanmanın çok daha kolay yolları var. ama giderek daha sık, daha uzun süre, bazen bütün bir öğleden sonra, sabah kalkar kalkmaz, ya da gece sabaha kadar oynuyorsun, üstelik artık vakit öldürmek için de değil.

 

Bu oyunda seni büyüleyen bir şeyler var, seni belki de köprülerin yanıbaşındaki suyun oyunlarından, tavanlardaki labirentlerden, gözün saydam tabakasının yüzeyinde ağır ağır yön değiştiren bir ölçüde ışık geçirmez ince çubuklardan daha çok büyüleyen bir şeyler. Bulunduğu yere göre, ana göre, her kağıt neredeyse heyecan verici bir yoğunluk kazanıyor. Kayırıyor, yok ediyor, kuruyor, düzenliyor, plan üstüne plan yapıyorsun; boş bir çaba, onaylanmayan bir tehlike, gülünç bir düzenleme: Kırk sekiz kağıt seni odana bağlıyor ve sen, bir onlunun yerinde olmasından, bir papazın sana karşı gelmemesinden neredeyse mutlu oluyor, ya da ağır aksak hesaplarının tümünün de aynı olanaksız sonuca varmasından mutsuz oluyorsun. Sanki bu yalnız ve dilsiz strateji senin tek yolunu oluşturuyormuş, senin varolma nedenin haline gelmiş gibi.

 

Uyuyan Adam (Çev. Sosi Dolanoğlu)


Oyunun Dünyevi Misyonu (Giorgio Agamben)

Kutsaldan dünyevîye geçiş, aslına bakarsanız, kutsalın tamamen münasebetsiz bir kullanımı (daha doğrusu yeniden kullanımı) aracılığıyla da ortaya çıkabilir: oyun. Malum, oyunun ve kutsalın dünyaları birbirine yakından bağlıdır. Aşina olduğumuz oyunların pek çoğu kadim kutsal ayinlerden, kâhinsel pratiklerden ve zamanında genel anlamda din alanına ait olan ritüellerden türemiştir. Girotondo [Kutu Kutu Pense, çn.] köken itibariyle bir evlenme ayinidir; top ile oynanan oyunlar tanrıların güneşe sahip olma mücadelelerine öykünür; şans oyunları fal pratiğinden gelir; topaç oyuncağı ve satranç tahtası kehanet araçlarıdır. Oyunlar ve ayinler arasındaki ilişkiyi analizinde Emile Benveniste oyunun kutsalın dünyasından türemekle kalmadığını, bazı yönleriyle onun alaşağı edilişini de temsil ettiğini gösterir. Kutsal edimin gücü, der, hikaye anlatan mit ile onu çoğaltıp sahneleyen ayinin birleşmesinde yatar. Oyun bu birliği kırar: ludus yani fiziksel oyun miti bırakıp ayini muhafaza ederken; iocus yani kelime oyunu ayini silip miti yaşatır. “Eğer kutsal, mit ile ayinin eş-tözel birliği üzerinden tanımlanabilirse, diyebiliriz ki kutsal işlemin sadece bir yarısı tamamlandığında, yani yalnızca mit kelimelere veya yalnızca ayin eylemlere çevrildiğinde elde kalan oyundur.”

 

Bu demektir ki oyun, kutsalın dünyasını basitçe ortadan kaldırmaksızın insanlığı ondan azad eder ve ilgisini başka yere kaydırır. Kutsal, faydacı tüketim ile bağdaşmayan özel bir kullanıma iade edilir. Aslına bakılırsa, oyunun “dünyevileştirmesi” yalnızca dinsel alana ilişkin değildir. Eline geçirdiği her eski eşya ile oynayan çocuklar, bizim ciddi olarak düşünmeye alışık olduğumuz ekonomi, savaş, hukuk ve benzeri faaliyetlere ait şeyleri oyuncak ederler. Bir araba, ateşli bir silah ya da hukuki bir sözleşme birdenbire bir oyuncak oluverir. Bu vakalar ile kutsalın dünyevileştirilmesi arasındaki ortak nokta, artık yanlış veya baskıcı olarak anlaşılan bir religio’dan [din], vera religio [hakiki din, çn.] olarak ihmalkarlığa geçiştir. Ancak bu ihmal değildir (oynamakta olan bir çocuğun özeni benzersizdir), çocukların ve filozofların insanlığa bahşettiği yeni bir boyutudur kullanımın. Kafka’nın Yeni Avukat’ı üzerine, artık tatbik edilmeyen fakat sadece çalışılan hukukun adalete açılan kapı olduğunu yazarken Benjamin’in aklında olan türden bir kullanımdır bu. Nasıl ki oynanan fakat artık gözlenmeyen religio kullanımın kapılarını aralıyorsa; ekonomi, hukuk ve siyasetin oyunda devre dışı bırakılmış güçleri [potenze] de yeni bir mutluluğa açılan kapılar haline gelebilir.

 

Bir dünyevileştirme organı olarak oyun her yerde giderek zayıflamaktadır. Eski ve yeni oyunların başdöndürücü artışı, tam da modern insanın artık oynamayı bilmediğini ortaya koyuyor. Nitekim partilerde, danslarda ve oyunda – ister gösterişli yeni dinin beyhude törenleri ister bir taşra salonundaki tango dersleri görünümünde, çaresizce ve inatla orada bulabileceği şeyin tam zıttını arıyor: yitik şölene yeniden katılma, kutsala ve onun ayinlerine geri dönme ihtimalini. Bu anlamda, televizyonda yayınlanan yarışma programları yeni bir toplu ibadetin parçasıdır; farkında olunmayan bir dini niyeti sekülerleştirirler. Saf dünyevi misyonunu oyuna iade etmek politik bir görevdir.

 

Giorgio Agamben, Dünyevileştirmeler / Çeviri: L udozofi

 

Kitabın İngilizcesi: 

Download
Profanations (Giorgio Agamben).pdf
Adobe Acrobat Document 8.4 MB

Mutluluğun Vahası (Eugen Fink)

Oyun, mutluluk değildir, evrensel niyetin gerçekleşmesi değildir; fakat bu niyeti sekteye uğratarak bir süreliğine onu bu yönelmişlikten kurtarır ve tam da bu sayede mutluluğu, “Mutluluğun bir Vahası”nı sunar: zaman ve mekânla sınırlı olarak. Oyun, kendine has ve sınırlı bir şekilde de olsa, ciddi yaşamın evrensel niyetini yerine getirir; onunla tezat oluşturmaz; insan varoluşunun evrensel kaygı eğilimi sayesinde kendisi bizzat anlaşılır olur: “‘Kaygısızlık’ olanağına ancak ‘kaygı’ tarafından esaslı bir biçimde belirlenmiş olan bir varolan sahiptir.”

 

Oyunun yaşamın kaygı eğilimiyle belli bir ilişki içinde bulunması, yani, kaygılanan yaşamın amaçlılığının oyunda belli bir biçimde saklanmış olması, oyunun ‘kaygısızlık’ının nedenidir. Oyun birtakım amaçlar belirler; bu amaçlar onun dünyasındaki amaçlardır. Fakat, oyunun bu içkin amaçları “en yüksek asıl amaç yönünde tasarlanmamıştır”. Bu içkin oyun amaçları, en yüksek yaşam gayesini ilkin görünür kılarak yeniden bu gayeyle ilişkili olabilir. Fink bunu şöyle ifade ediyor: Oyun, “standart yaşam akışından kendisini geri çekiyor gibi göründüğü anda onunla tam da anlamlı bir biçimde bağ kurar”.

 

Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun, Eugen Fink (Çev. Necati Aça), Dost, 2015

 

Çizim: Doris Burn (Andrew Henry's Meadow)

 


Gerçekler Bizden Yana Değil (Oğuz Atay)

Akıl ve ruh proleteryasının en büyük akılsızlığı, akıl ve ruh burjuvazisinin nimetlerine kavuşacağını umarak onlara hizmet etmesi ve bu sırada kaçınılmaz istismar kanunları yüzünden zayıf aklını ve ruhunu da parça parça onlara kaptırmasıdır.

 

İşte bu nedenle derim ki, oyunlarımıza onları almayalım! Ya da gerçek hayatta ezildiğimiz için oyunlarda onları rezil edelim! Yerin dibine batıralım! Ey ruh proleteryası! Bu uğurda gerekirse bütün gerçekleri çiğneyiniz! Bir oyunda bile gerçekleri dile getirmek gerektiği yalanına inanmayınız. Sizleri uyarıyorum! Gerçekler sizden yana değildir! Bu oyuna gelmeyiniz! Siz onları kendi oyununuza getiriniz. Onlarla, onların hükmünde olan akıl alanında boy ölçüşmeyiniz. Biraz da kendi sahanızda oynayın canım. Başka alan olmadığını söyleyenlere inanmayınız. Sizleri, sonunda aklınızı kaybetmek tehlikesiyle korkutanlara aldırmayınız. Kaybedecek hiç bir şeyimiz yoktur. Kendi gücümüzün nerede olduğunu görmenin zamanı gelmiştir.

 

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay (1973)

 


Mümkünlerin Kıyısı (Eugen Fink)

Hayat yolu, deyim yerindeyse, olanaklarımızın bizimle birlikte yürüyen korkunç bir büzüşmesi tarafından belirlenmektedir. Ciddi olarak icra ettiğimiz her eylem bizi daha belirli, aynı zamanda da daha az olanaklı kılmaktadır. Sürekli kendi kendimizi bağlıyor, dönüşü olmayan eylemler yapıyoruz. Eylemci öz-gerçekleştirmemizde ne kadar saptanmış/bağlanmış gerçeklik kazanırsak, olanaklarımız da o derece azalır. [...] Oyun, sadece körü körüne taklitten ibaret değildir, yepyeni motifler de getirir beraberinde; yaşamımızın diğer icrası çerçevesinde hiç tanımadığımız olanakları getirir aniden akla. Oyun açımlama olarak yaratıcıdır – fakat üretken gücünü ancak “gerçekdışı olan”ın işe yaramaz alanında serebilir ortaya.

 

Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun, Eugen Fink (Çev. Necati Aça), Dost, 2015

 

Görsel: Man with Cuboid (1958), M.C. Escher

 


Geleceğe Dair Hedefimiz (Arthur C. Clarke)

CLARKE: ... Zekanın evriminde erken ama yaşamın evriminde geç bir aşamadayız. Gerçek zeka canlıların zekası olmayacak.

 

G.Y.: Anladığım kadarıyla bundan kastınız iyi bir şey, yani uzman olarak ve şu ana kadar olageldiği şeyler itibarıyla insanın bir hükmü kalmıyor (...) fakat öte yandan insan, kapsamlı, uzmanlaşmamış bir hayat sürmek için tamamen özgürleşmiş oluyor; adeta çocuklar gibi özgür.

 

CLARKE: Konuyla ilgili yazılarımdan birini öyle bitirmiştim. Orada diyordum ki “Artık oyun oynama vaktidir.” Geleceğe dair hedefimiz tam işsizlik olmalıdır ki oyun oynayabilelim. İşte bu yüzden mevcut siyasi-ekonomik sistemi yıkmak zorundayız.

 

Kaynak: Expanded Cinema, Gene Youngblood (1970)

 


Kendini Üreten Faaliyet (Eugen Fink)

Oyun oynama bir üretim eylemi değildir ki üretişten ayrılan bir sonuçla son bulsun. Bizler oyunu, yani oyun dünyasını ürettikten sonra oynuyor değiliz; bizler, sadece oyun dünyasını ürettiğimiz sürece oynuyoruz. Oyun üretimi bir sonuca varmaz. Ya da diğer bir deyişle ve daha keskin bir antitezle formüle edersek: Oyun oynama, üretiş olarak, oyun-dünyasal bir görünüştendir. Oyun üretimi esasen insanın kendisine bakar; insanî rollerin sürekli teşekkül eden gerçekdışılık evrenine yönelik bir icra tutumudur...

 

Oynamanın varıp da son bulduğu bir eser yoktur. Oyun sürecinin kendisi, kendisinin eseridir. Oyun kendiliğinden gerçekleşir ve biter; kendisi için gerçekleşen bir eylemdir (...) Henüz askıda duran gelecek zaman, eylemenin tahrik nedeni olarak, oyunun içinde gömülür gider. Normalde bizleri kışkışlayan, kovalayan, tahrik eden, “an”ı araç olarak tüketen gelecekçi kamçı ortadan kalkar. Eylem/faaliyet icrasında kendi içinde barışık bir varoluş oyuncuyu tatmin eder ve ona mutluluk verici saf bir şimdiki-zaman bahşeder.

 

Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun, Eugen Fink (Çev. Necati Aça), Dost, 2015

 


Daimonlara Karşı (Eugen Fink)

[A]rkaik varoluşta dikkat çeken şey, daimon [ecinni] inancıdır, hayalet benzeri korkunç varlıkların felç edici dehşetidir, esrarengiz güçler karşısındaki panik korkudur. Bu temel korku karşısında ne savaşçının yürekliliği, ne çalışkanlık ve ne de çalışma gayreti bir işe yarar. Burada tam da insanın kendini kanıtladığı en ciddi iki faaliyet, yani savaşçı mücadele ile iş zahmeti sonuçsuz kalmaktadır. Daimonlarla savaşamazsınız, çalışarak dirençlerini de kıramazsınız. Gelgelelim, ciddiyetten çok çok uzak bir gözle bakılan ve hiçbir etkisinin olmadığı düşünülen öyle bir faaliyet var ki, insanın, daimonların olağanüstü gücüne karşı koymasının veya onların düşmanlığını dönüştürmesinin tek yolu haline gelmektedir. O faaliyetin adı, oyun. Oyuncunun maskesi ise bizzat sihirli bir güce dönüşmektedir. Bunun felsefece ne anlama geldiği çok ciddi bir sorundur. 

 

Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun, Eugen Fink (Çev. Necati Aça), Dost, 2015

   


Mutluluğun Vahası: Oyunun Ontolojisi üzerine Düşünceler (Eugen Fink)

 

“Diğer bütün eylemlerin aksine, oyun,bu yaşam tarzının içine uymuyor. Oyun yaşamın bütün [gelecek-odaklı] karakterinden dikkat çekecek ölçüde ayrılır. Ayrıca, amaçların karmaşık mimarisine de öyle kolay kolay uymaz. Oyun, “asıl amaç” hatırına gerçekleşmez. Oyun, mutluluğu yorumlayışımızdaki derin belirsizlik yüzünden eylemlerimizin huzursuz ve rahatsız olması gibi huzursuz ve rahatsız olmaz. Oyun oynama, yaşamın gidişine ve huzursuz dinamiğine, karanlık şüphe-uyandırıcılığına ve kışkırtıcı gelecek-odaklılığına nazaran sakin “şimdiki zaman” ve kanaatkâr anlam karakterine sahiptir - -oyun oynama, normalde hep sürdürdüğümüz mutluluk çabalarının ve Tantalosvari arayışımızın çölünde vardığımız bir mutluluk “vaha”sına benzemektedir.”

 

“Esasen, oyun, insan varoluşunun, içinde kendi kendini yorumladığı temsilî bir sembol-eylemdir. İlk oyunlar, arkaik insanın dünya bağlamındaki iç-duruşunu yorumladığı, kaderini “temsil ettiği”, doğum ve ölüm olaylarını, düğünü, savaşı, avlanmayı ve çalışmayı göz önüne getirdiği sihirli kuttörenleridir, ritüel nitelikteki büyük el kol hareketleridir. Sihirli oyunların sembolik temsili, basit gerçekliğin etrafından öğeler çıkarır; fakat, aynı zamanda, hayalî olanın süslü dünyasından da öğeler çıkarır. İlkel zamanlarda, oyun, zaman zaman sosyal bağlamın dışına çıkarak üç günlük mutluluktan ibaret adacıklarına çekile izole bireyler ya da grupların zevk dolu yaşam sürüşü olarak anlaşılmamıştır. Oyun, en eski zamandan beri en kuvvetli bağlayıcı güçtür, topluluk kurucudur...”

 

“Avrupa düşüncesinin şafağında Herakleitos şu sözü söylüyor: “Dünyanın akışı oyun oynayan bir çocuktur, tahtanın üzerindeki taşları süren – çocuğun bir krallığı” (52.Fragman). Ve 25 yüzyıllık düşünme tarihinin ardından Nietzsche diyor ki: “Bir oluş ve yok oluş, bir yapış ve yok ediş, ahlâkî hiçbir töhmet olmaksızın, ebediyen aynı masumiyet içinde, bu dünyada yalnızca sanatçının ve çocuğun oyununda vardır” – “dünya Zeus’un oyunudur...” (Yunanların Trajik Çağında Felsefe).”

 

Makalenin tamamı burada.

 


Ne Yapılmalı? (Jean-Luc Nancy)

"Ne yapılmalı, şimdi? Soru herkesin dudaklarında, ve bir şekilde, bu, mürur eden herhangi bir filozofu bekleyen, insanların hep sorduğu soru. Ne düşünülmeli? değil: Ne yapılmalı? Soru (filozoflarınki de dahil) herkesin dudaklarında, ama alıkoyulmuş, nadiren dile geliyor, çünkü bizler onu sormak için hala hakkımız, ya da araçlarımız olup olmadığını bilmiyoruz. (...)

Muhtemelen, en azından, bir şey biliyoruz: ‘Ne yapılmalı’ bizim için, nasıl, herşeyin çoktan yapılmadığı (oynanmış, bitmiş, kutsal bir kadere terkedilmiş), ve aynı zamanda, tamamen yapılmayacağı (gelecekte hep gelecek yarınlar için) bir dünyayı meydana getirebiliriz, demek.

 

Bu, sorunun bize eşzamanlı olarak buyruksal, çifte bir yanıtlama sunması demektir. Dünyadaki hiçbir şeyin, hiçbir yerleşik yasanın, hiçbir geri döndürülemez sürecin, hiçbir tahminin, hiçbir hesaplanabilir uzamın ölçemeyeceğine mukabil olunmak zorunda –mutlak adalet, kısıtsız nitelik, mükemmel şeref-, ve dünyanın kendisi, burada ve şimdi, her an, geçmişe ya da geleceğe atıfsız, yaratılmak zorunda. Bu demektir ki, dünyayı olduğu haliyle, aynı anda hem olumlamak hem de aleyhinde olmak – eşit miktarda boyun eğiş ve devrimi ölçüp biçip, hep reformla uzlaşma arasında yarıyolda kalmak değil; hiçbir zaman durağan olmayan, her zaman daimi şekilde, kendi çelişkisine yeniden-açılan dünyayı meydana getirmek; bu bizi ne yapılmalıyı peşinen bilmekten alıkoyar, dünya olmayan hiçbir şeyi, hiçbir zaman yapmamayı dayatır."

 


Brecht'le Sohbetler (Walter Benjamin)

12 Temmuz 1934. Dün satranç oynadıktan sonra Brecht şöyle dedi: "Korsch gelirse onunla birlikte yeni bir oyun tasarlayalım. Bu oyunda pozisyonlar hep aynı kalmasın; aynı karede belli bir süre bekleyen bir taşın işlevi değişsin: daha güçlü veya daha zayıf hale gelsin. Bu haliyle oyun gelişim göstermiyor; çok uzun süre aynı kalıyor."

 


 

Tehlikeli Oyunlar (Oğuz Atay) 

 

 

Ey ruh proletaryası! Sizleri uyarıyorum! Gerçekler sizden yana değildir! Bu oyuna gelmeyiniz! Siz onları kendi oyununuza getiriniz. Onlarla, onların hükmünde olan akıl alanında boy ölçüşmeyiniz. Biraz da kendi sahanızda oynayın canım. Başka alan olmadığını söyleyenlere inanmayınız. Sizleri sonunda aklınızı kaybetmek tehlikesi ile korkutanlara aldırmayınız. Kaybedecek hiç bir şeyimiz yoktur.

 


Gölgesizler (Hasan Ali Toptaş)

 

O sırada, durup dinlenmeden nasıl oynayabildiğini düşünüyormuş Nuri; oyun bilmezmiş ki o. Kendi düğününde bile gözlerini zurnacının baygın gözlerine yalvarırcasına dikip ellerini şöyle bir şıklatmış, o kadar. Belki de, demiş bunları düşününce, beni izleyen bu görünmez yaratıklar hiç oyun bilmiyor da benim her hareketimi bir oyun sanıyorlar.

 

Derken anlamış, evet anlamış; aslında oyun oynuyorum diye harman savuruyormuş o, ekin biçiyormuş tırpanla, eşeğe biniyormuş, odun kesiyormuş, ya da toprağa oturup güneşe bakıyormuş… Köyü anımsamış o sırada; demek, demiş, yaşadıklarımın hepsi bir oyundu. Demek, insan ne yapsa bir oyunun içinde… Demek, ben köyde de oyun oynamışım; çocuklarımı döverek hem de, karımı severek, hasta koyunları keserek, meyveleri devşirerek, doğanımı yaşatıp ölenimi gömerek, toprağı sürerek sonra, kuşlara bakarak, köylüleri tıraş ederek ya da, merhaba diyerek muhtara, oy vererek, kahvede oturarak. (sf.59)

 


 

Tavla Hayattır, Satranç Hobi (K. Egemen İpek)

 

Kaç milyar sene önce

imparatorluklar devrinde

iki savaş arası

barış denen hazırlık safhası

Hint imparatoru şüphesiz harikulade bir satranç takımını

Pers imparatoruna gönderir güya hediye

yanında bir de not:

 

Kim daha çok düşünüyor

Kim daha iyi biliyor

Kim daha ileriyi görüyorsa

kazanan O’dur.

İşte hayat budur…

 

Pers imparatoru kafada binbir tilki çağırır veziri Mehir’i

Çöz şunu der, vermek borç cevabı

gün gelir hafta geçer ay olur yıl mı biter

belirir vezir Mehir

buldum hünkarım der

 

Sene gibi bir tanedir. 4 köşesi 4 mevsim. Senin taraf 12 ay, benim taraf 12, etti mi 24 saat. Beyazlar gündüz siyahlar gece, şu pullardan var aynı bir aydaki gün kadar, otuz tane.

 

Bunlar ne der imparator gözü zarlarda

 

Vezir önce sallar atar başlar anlatmaya

tavlayı çözünce imparator

yaz der Mehir:

 

Evet

Kim daha çok düşünüyor

Kim daha iyi biliyor

Kim daha ileriyi görüyorsa

kazanan O’dur.

Ama lazım olan biraz da şanstır.

İşte hayat budur…

 


Dil Bilgesi (Murat Karaca)

 

Ragıp Hoca’nın alnından terler boşanıyordu, titreyen sesiyle: “Rıfkı gelen toplara çok güzel vuruyor fakat arkadaşları ile paslaşmadan, pek şahsi oynuyor” dedi. Kalbi gümbürdüyordu. Sanki biri suratına bir şey fırlatacakmış gibi başını yana çevirerek gözlerini kıstı. Çevresindekiler heyecan dolu gözlerle pürdikkat Ragıp Hoca’ya bakıyorlardı. Ragıp Hoca hâlâ yerindeydi. Biri bir alkış başlattı, ötekiler de büyük bir coşkuyla alkışa katıldılar. Ragıp Hoca’nın kurduğu cümle kabul edilmişti…

 

Oynadıkları bu tehlikeli oyuna başladıklarında, hapis bulundukları on metre genişliğindeki kare mekânda otuz altı kişiydiler. Bir buçuk metrelik karelerden oluşan zeminde baygın halde yatıyorlardı. Birer birer kendilerine geldiklerinde, bir süre birbirileriyle konuşarak neler olup bittiğini, nasıl bir yerde bulunduklarını anlamaya çalıştılar. Hapsedildikleri mekân, beyaz zemini aydınlatan spotların bulunduğu karanlık ve yüksek bir tavan ile örtülü, düz ve simsiyah duvarlarla örülüydü. Aralarında yaptıkları konuşmaların neticesinde, hepsinin tek ortak noktası olduğunu fark ettiler: Burada bulunan herkes edebiyat öğretmeniydi. Yazının tamamı

 


Ev Ödevi (Nurdan Gürbilek)

 

Çünkü oyunda hem bir ayrılık hem bir birlik vardır; yok edilen nesnenin kendinden farklı bir şey olarak içselleştirilmesi vardır. Oyun ayrılıkla baş etme çabası olduğu kadar ayrılınan şeyi, artık kendi dışına düşmüş bu şeyi, eğer bu yıkıma rağmen ayakta kalabiliyorsa içerme çabasıdır da. (s.22)

 

Dış dünyadaki kötülüğün iyileştirilmesinden ibaret değildir oyun, aynı zamanda bir araya getirme çabasını da içerir; bizde hem iyi hem kötü duygular uyandıran nesneyi birleştirme, başkasına beslediğimiz kötü duygular yüzünden duyduğumuz endişeyi giderme çabasıdır da. (s.25)

 

Oyun ve Adalet, Nurdan Gürbilek; Ev Ödevi s.9-32

 


Çekirge: Oyun, Yaşam ve Ütopya (Bernard Suits)

 

“Bunun çılgın bir hayal olduğunu kabul ediyorum,” diyordu Çekirge “ve düşüncelerimi size anlatmakta tereddüt ediyorum. Beni mantıksız bulmalarına alışığım; siz sözlerimi nereye çekerseniz çekin, ben yine de söyleyeceklerimi söyleyeceğim. Sürekli gördüğüm bir düş var. Bu düşte bana yaşayan herkesin günlük uğraşlarını sürdürdüklerini sanırken, aslında birtakım karmaşık oyunlar oynadıkları açıklanıyor. Ama bunun nasıl açıklandığını anlatamam. Marangozlar yalnızca işlerini yaptıklarına inanırken aslında bir oyun oynamaktadırlar; tıpkı politikacılar, filozoflar, âşıklar, katiller, hırsızlar ve rahipler gibi. Hangi işi ya da etkinliği düşünürseniz düşünün, o aslında bir oyundur. Bu ifşaat elbette şaşırtıcıdır. Sonucu korkunçtur. Düşümde, karşıma çıkan herkesi bana açıklanan büyük bir gerçeğe inandırmaya çalışıyorum. Her ne kadar onları inandırsam da ne denli inandırabildiğimi bilmiyorum. Ne var ki bana inandıkları anda –en korkuncu da bu– her biri teker teker yok oluyor. Ve kesinlikle biliyorum ki hiçbir yerde değiller. Sanki hiç varolmamış gibiler. Öğrettiğim şeylerden çıkan sonuçlardan dehşete düşmüş olduğum için yapabildiğim tek şey, bulduklarımı hiç durmadan önüme gelen yaratığa aktarmak ve bunu, gerçeği tüm evrene anlatıncaya ve böylelikle herkesi unutuluşa itinceye dek sürdürmek. Sonunda, yaz göğünün yıldızları altında yapayalnız ve hüzün içinde kalakalıyorum. Nihayet uyanıp, bunun sadece bir düş olduğunu, dünyanın hâlâ normal insanlarla dolu olduğunu sevinerek görüyorum. Marangozu ve filozofu eskisi gibi işlerine giderken görüyorum… Ama her şey, diye soruyorum kendi kendime, hakikaten eskisi gibi mi? Çatıdaki marangoz yalnızca çivi mi çakıyor, yoksa kurallarını unutmuş olduğu eski bir oyun içinde mi deviniyor? Artık soğuk, bacaklarımı dondurmaya başladı. Gittikçe uykum geliyor. Değerli arkadaşlar, haydi hoşçakalın.” (Sf.18-19)

 

Bir oyunu, kurallarından birini çiğneyerek kazanmak olanaksızdır. (Sf.28)

 

Ahlâkta, kurallara uymak eylemi doğru kılar; ama oyunda, eylemin kendisini yaratır. (Sf.42)

 

Oyun oynamak, gereksiz engelleri yenmek için gönüllü bir girişimdir. (Sf.52)

 

Özet olarak denebilir ki aylaklar kuralları izler, ama amaçları izlemezler; hilebazlar amaçları izler, ama kuralları izlemezler; oyuncular hem kuralları hem de amaçları izler; oyunbozanlar ise ne kuralları ne de amaçları izler… (Sf.60)

 

Oyun oynamak, Ütopya’da yaşamı yaşanılır kılmak için gereken çabayı olanaklı kılar. (Sf.201)

 

Çekirge: Oyun, Yaşam ve Ütopya, Bernard Suits (Çev: Süha Sertabiboğlu), Ayrıntı, 1995

 


Heidegger: Bir Alman Üstat

(Rüdiger Safranski)

 

Hayvan, dünyaya karşı belirli bir açıklığa sahiptir, ama dünya ona dünya olarak açık olamaz. Bu ancak insanda olabilir. İnsan ile dünyası arasında bir oyun sahası açılır. Böylelikle dünyaya bağlılık, insan dünyayla, kendisiyle ve dünyada bulunan bir şey olarak kendisiyle ilişki kurabilecek kadar gevşer. İnsan sadece farklı değildir, kendisini başkalarından farklılaştırabilir de; üstelik sadece farklı şeylerle ilişki kurmakla kalmaz, şeyler arasındaki farkı da görebilir. Bu ‘oyun sahası’na Heidegger zaten bildiğimiz gibi, özgürlük der. (sf.291-292)

 ***

Peki, varlığa, kendisini özel olarak değer düzeyine yükseltmekten daha yüksek bir değer biçilebilir mi? Diye sorar Heidegger. Yanıtını da verir: Varlık sadece bir değer olarak onurlandırılmakla bile zaten güç istenci tarafından konan bir koşul düzeyine indirilmiştir ve böylece varlığın deneyimine çıkan yol kararmıştır.

 

Artık bildiğimiz gibi, varlığın deneyimiyle, daha yüce bir dünyanın deneyimi değil, gerçekliğin bitmez tükenmezliğinin deneyimi ve bunun ortasında insanla birlikte, açık bir yerin açılmasına hayret kastedilmektedir; doğa gözlerini burada açar ve orada olduğunu fark eder. Varlığın deneyiminde insan, kendini bir oyun sahası olarak keşfeder. Varolanın içinde [im Seienden] tutsak alınmış veya tuzağa düşürülmüş değildir. Şeylerin ortasında ‘oynar,’ tıpkı tekerleğin hareket etmesi için göbeği etrafında ‘oynaması’ gerektiği gibi. Varlık sorunu, der Heidegger, nihayetinde bir özgürlük sorunudur. (sf.430)

 

Heidegger: Bir Alman Üstat, Rudiger Safranski (Çev: Ali Nalbant), Kabalcı, 2008

 


Durumcu Oyuna Dair (SI)

 

Davranışa dair eylemimiz, geniş çaplı bir devrimin arzu edilen diğer veçheleriyle ilişkili olarak, yepyeni bir türe ait oyunların icadı olarak özetlenebilir. Ana amaç, hayatın gayrı-vasatî kısımlarını çoğaltarak hayatın boş anlarını mümkün olduğunca azaltmak olmalıdır. Bu bağlamda, girişimimizin insan hayatını niceliksel olarak çoğaltmaya yönelik bir proje olduğu söylenebilir ki, halihazırda yürütülmekte olan biyolojik araştırmalardan çok daha ciddi olan bu girişim, doğuracağı olumlu sonuçları kestirmenin mümkün olmadığı nicel bir artışa işaret etmektedir. Durumcu oyun, rekabet öğesini ve gündelik hayattan soyutlanmayı tamamen yadısıması ile klasik oyun mefhumundan ayrılır. Öte yandan, ahlaki bir tercihten azade değildir, zira özgürlük ve oyunun hüküm sürdüğü bir geleceği hazırlayan bir tavrı da beraberinde getirir.

 

(Guy Debord, 1957; Durumların İnşası ve Uluslararası Durumcu Temayülün Örgütlenme ve Eylem Koşullarına dair Rapor)

 


Misketler (Afşin Kum)

 

Bir zaman bir mahallede, bütün çocuklar, okul çıkışı misket oynarlarmış. Pek çok mahallede aynı şey olur, bizim mahallede meşe derlerdi, bazıları da bilye der, ama misket daha genel bir isim galiba. Neyse, bu mahallede, nedendir bilinmez, bu durum giderek bir iptila halini almış. Çocuklar, oyunda ustalaştıkça daha çok oynamak istiyorlar, birbirlerine kaptırdıkları misketleri geri almak için hırslanıyorlar, hırslandıkça kendilerini geliştiriyorlar, ustalaştıkça daha çok oynamak istiyorlarmış. Anne-babalar, başlangıçta, çocukların masum eğlencesidir, hatta beyin fonksiyonlarını geliştirir diyerek ses çıkarmıyorlarmış. Ama olay, misket oynamak için okulu asma boyutuna varınca müdahale etmeye karar vermişler... Yazının tamamı

 

 


Satranç Çok Saçma (B.C.Yalçın)

 

—Satranç çok saçma… Atlar okuma yazma bilmez ki.

—Atların okuma yazma bilmesi gerekmiyor, senin bilmen yeterli.

—Olur mu hiç, nasıl gidecek L şeklinde?

Yazının tamamı