Oyun ve Felsefe (1966)

Beşerî oyunun anlamı ve derecesi eskiden beri, felsefe var olalı beri düşünmenin rahatsız edici ve kafa karıştırıcı bir sorununu teşkil eder. Oysa, kavramsal düşünmeye soru üstüne soru yükleyen şey tam da oyunun kuşkusuzluğu, şen şakraklığı, kendi içinde ongun sükûneti ve oyun icrasındaki sorunsuzluktur. Acaba, bir süre için, sanki etrafımızda o büyük karanlıklar yokmuş gibi, gizli-saklının gecesi (ki, bildiklerimiz onun içinde yalnızca küçük bir adadır, zavallı bir adacıktır; kendimizi o adacıkta bir dereceye kadar tanırız, fakat, bununla birlikte, hiçbir şeyin gerçekten ne içyüzünü görebilir ne de hiçbir şeyi sonuna kadar kavrayabiliriz) yokmuş gibi yaşamamız nasıl mümkün olabiliyor? Acaba, zorunlu ve zorlayıcı işin ağır sıkıntısı yokmuş gibi, insanlar arasında korkunç bir egemenlik savaşı yokmuş gibi, seven gönüllerin sevmesinde boşunalık yokmuş, bütün insani şeyler üzerinde ölümün gölgesi durmazmış gibi yaşamak nasıl mümkün olabiliyor? Herhalde, oyun, her türlü "ciddiyet" ile, geleceğe dönük her türlü tedbir maksatlı ve planlı, amaçlı-eylem ile taban tabana zıttır; hayatı hafife alan ve her türlü kaygı ve sorumluluktan kaçan, hele felsefenin o katı kavramsal gerçekçiliğinden iyice kaçan sevinç taşkınlığıdır. Beşeri oyun yaşam coğrafyamızın karanlığında aydınlatılmış bir sahne olarak belirir, güzel ve güzelleştirici bir aranağme olarak, bir gerekçeye ihtiyaç duymayan ve gözüne herhangi bir son da kestirmeyen bir yapıp etme olarak, kendi kendine yeten ve kendi içtepilerini rahatlıkla dışa vuran bir eylem olarak belirir. Buna karşılık, felsefe, "mutsuz bilincin" en keskin şeklidir, olan her şeye karşı var olan güvensizliktir - hatta kendi kendisine karşı bile; "verili olan", kabul edilen ve aktarılagelmiş olan karşısında çaresiz bir şüphe duyuştur; varoluşun yerleşikliğini tahrip ediştir, üstelik imgesiz, duyu-düşmanı ve buz gibi bir kavramsallığın araçlarıyla ve de durmak bilmeyen soyut bir ölçünüşün ortamında.

 

"Oyun" ile "felsefe" arasındaki taban tabana zıt ilişkiyi tasvir etmenin, bu ilişkiyi "dolaysızlık" ile "ölçünmeli dolayım"ın karşıt ilişkisi olarak saptamanın olağan tarzı budur. Fakat, sözde safdil ve dolaysız olan oyu­nun kırılmış, yarılmış bir "varlık anlayışı"nın üstesinden gelebiliyorken, problematize eden felsefenin varolan bilgisi konusunda bariz bir netliğe ulaşmaya çalışıyor olması bizleri işkillendirmeliydi. Oyuncunun varoluşsal dolaysızlığı varlık ile görünüşün labirentinde keyifli keyifli kımıldar - düşünürün varoluşsal kırılmışlığı, görünüşsel [sanal] olan bütün her şeyi delip geçerek hakiki öze ulaşmaya çalışır. Felsefe büyüden kurtarmak, sır perdesini aralamak, deşifre etmek istiyor, şeyleri gizli-saklılıktan koparıp, aklın ışığı altına çekmeye çalışıyor; güzel olanı kendi hatırı için istemiyor, olsa olsa hakiki olana götüren bir ilk-iz olarak istiyor; örtük oluşun cazibesine burun kıvırıyor; en saygıdeğer sırların maskesini düşürmekten kaçınmıyor; sadece ve sadece gerçek olanın iyice görülmesini istiyor. Bu, basitçe, oyuncu ile düşünür tipleri arasındaki psikolojik ayrımdan daha fazlası demektir - zıt kutupların karşıtlığı, dünyanın karakterinde yatıyor: Varlık ile görünüş dünyada aralıksız olarak harmanlanmakta, "öz" ile "görüngü" birbirinden ayrılmakta, şeylerin bir yüzeyi ve derinliği bulunmakta, doğa dünyanın içinde gizlenip açılmakta, bütün varolanın doğuş ve batışı dünyada gerçekleşmektedir. Oynama ve düşünme, varlığı anlayan insanın birbirine zıt iki dünya-tutumudur: Biri dünyasal şeylerin halka dansına karışmadır; varolanın renkli alacakaranlıkta büründüğü çokanlamlılığın lezzetidir - 'öz'ün yüzey, görüngünün ise çekirdek olduğu, "şeylerin şeftali kabuğu"nun büyülediği ve maskenin tahrik ettiği alaca­ karanlıktaki çokanlamlılığın lezzeti. Diğeri ise rengarenk ve çok şekilli fenomenlerin esas olanın anahatlarına indirgenmesi, şeylerin yapısına kavramsal bakış, tesadüfi olanın reddedilmesi, evrenin mimarisinin ortaya çıkarılmasıdır. Fakat, şayet (düşünme) bütün tutkusuyla "öz"e doğru çabalıyorsa, asıl ve hakikaten gerçek olana ulaşmak için örtüleri kaldırıp paramparça ediyorsa, o zaman, yol olarak tam da yadsıdığı görün­gülere sahiptir, ortadan kaldırmak istediği 'esassız'ın aldatıcı parlaklığına [yaldızına] sahiptir; reddettiği şeye zincirlenmiştir. Görünürde olan -bu ister aldatmanın görünüşteliği olsun, yanılmanın, aceleci pek-insanca fikrin görünüşteliği olsun, şeylerin kendilerindeki görünüştelik olsun, dış yüzeyleri olsun, onları örten yüzeyleri olsun veya (onlardaki) 'güzel'in aldatıcıparıltısı [yaldızı] olsun-, beşeri oyunun sevinç duyduğu şeye karşı yadsıyıcı bir tutum sergileyen düşünmenin önünde üretimsel bir sıkıntıya dönüşmektedir. Oyun ile felsefe, bildik sınır-çizimlerinin zannettiğinden daha fazla ortak özelliğe sahiptir. Bu ikisi, içkin varlık anlayışları gereğince, varolanın dünyadaki aynı görünüşüne ve görüngüsüne ilişiktirler, her ne kadar hep başka bir biçimde, hatta tersine bir biçimde de olsa - ikisi de aynı yerküre üzerindeki antipotlardır [karşı uçlardır].

 

1.

Oyun ile felsefeye özgü bu karşıtlık ilişkisini genel hatlarıyla belirttikten sonra, oyun fenomenine felsefe yapıcı bir bakışı deneyelim. Oyunu herkes bilir. Oyun bir vaka olarak insanların dünyasında herkesçe bilinir. Hegel'in sözü burada da geçerlidir: "Bilinen, illa ki bilinmiş [idrak edilmiş] demek değildir. " Tamamen aşina olunan ve kendiliğinden anlaşılan şey, sıklıkla en çetin bir biçimde, kavrayıcı kavramdan uzak durur. Herkes bilir oyunu, kendi yaşamından bilir; oyunla ve oyun hakkında tecrübeler edinmiştir; hemcinslerinin oyun davranışını bilir; oyunun sayısız biçimlerini bilir; halka açık oyunları bilir, sirk türü kitlesel etkinlikleri bilir; eğlence oyunlarını, spor oyunlarını, müsabakaları, çocukların oyunlarını ve yetiş­kinlerin kısmen zahmetli, daha az kolay ve daha az rahat olan oyunlarını bilir. Ayrıca, herkes, kültürün hemen her alanından oyun unsurları bilir. "Homo ludens" [oyun oynayan insan]; "homo faber" [alet yapan insan] ve "homo politicus" [siyasal insan] karşısında korunmuş değildir. İşin  ve siyasetin sahasında yarı örtük oyun unsurları vardır, cinsler arası ile­tişimde cezbedici ve ayartıcı oyunlar vardır. Oyun, yaşamın bütün diğer sahalarıyla çitişik olan, hemcinslerimizle beraberliklerimizi en az kült, aşk, iş ve egemenlik kadar belirleyen bir varoluş boyutudur. Biz hepimiz, halihazırda oynamasak bile ya da yaşamın oyun aşamasını artık geride bıraktığımızı düşünsek de, oynamanın temel olanağına aşinayız. Herkes özel yaşamından, aile ortamından ve halka açık alanlardan sayısız oyun durumu bilir. Oyun faaliyeti ikide bir kalabalık sayıda karşmıza çıkar, insanın dünyasında bunlar birer gündelik olay ve vakadır. Oyun hiçbir insana yabancı değildir; herkes oyunu kendi tanıklığından bilir. Fakat, günlük hayatta bu denli tanınması, oyunun özüne, varlık anlamına ve varlık derecesine ilişkin, daha derine nüfuz eden bir soruyu da engeller sıklıkla ve şu sorunun da önüne geçer: Acaba, insanın varlığı anlaması, tamamen insanın oyunculuğu tarafından mı belirlenip ıralanmaktadır; eğer öyleyse, nasıl olmaktadır bu? Beşeri oyunun günlük yaşamdaki bilinirliğine çoğunlukla bir günlük-yorum karşılık gelir. Bu yorumun hedefi, oyunu insan varoluşunun 'öz'el merkezinden olabildiğince dışlamak, onu özsüzleştirmek, sadece bir "kenar fenomeni" olarak ele almak, sahici anlamlılığın ağırlıklarını ondan almaktır. Gerçi oyunun sıklığı, insanların oyuna duydukları yakıcı ilgi, oyunu ne kadar şiddetli oynadıkları, sonra, oyunun teknikleşmiş bir toplumda boş zaman sorunu bağlamında giderek daha da değer görmesi bilinen bir şey. Bu arada, oyunun her şeyden önce bir "dinlenme" olduğu, bir stres atma, oyalanma ve neşeli bir avarelik ol­ duğu, iş gününün arasında insana iyi gelen bir mola veya boş gündeki bir meşgale olduğu görüşü de egemendir. Oyunun, sadece ve sadece işin veya yaşamın ciddiyetinin zıtlığı şeklinde yorumlandığı her yerde en sığ oyun yorumuyla karşı karşıyayızdır - sığ, fakat günlük yaşama egemen bir oyun yorumu. Şimdi oyun, özellikle bir tümleyici fenomen olarak geçmektedir, bir katkı olarak, ciddiyetin hükmü altındaki yaşam sürüşün bütünlenmesi olarak. Demek oluyor ki, oyun kendine has pozitifliği içinde ele alınmak yerine, ciddi yaşam-etkinlikleri arasındaki bir aranağme olarak, bir "mola" olarak, boş zaman dolgusu olarak görülüp yanlış yorumlanıyor.

 

Batı metafiziğinin kurucusu ve babası olan Platon'da düşünme ile oyun arasında –felsefe  ile şiir arasında, esasen varolan ile güzelin parıltısındaki duyusal görüngü arasında– özgül biçimde değişken, yanardöner bir ilişkiye rastlarız. Platon'un devletle ilgili o büyük yazısı olan Politeia'daki "şair eleştirisi" çok sert ve duyulmadık bir keskinliktedir. Platon'da ruhun, yeryüzü konukluğunun benzetildiği mağara alacakaranlığından çıkıp ideaların ışık diyarına yükselişi düşüncesine güzel ile hakiki arasındaki, yani kalon ile alethes arasındaki bir bağıntı hakimdir, özellikle Phaedros'ta ve Symposion'da. Platon yaşlılık eseri olan Nomoi'de, yani "Yasalar"da, en iyi ikinci devleti kurgular, üstelik, oyun üzerine düşünmeyi rehber edinerek. Oyun, devlet düzenleyici bir ilkeye yükseltilmektedir. Kent devleti üç statüde yapılanmıştır, Politeia'daki gibi işçi, savaşçı ve filozof hükümdar şeklinde statik sınıflara göre değil, daha çok yaş gruplarına göre. Yaşların farklılığı, doğal dürtü-gücü ile akla uygun kavrayış arasında sürekli farklı olan bir gerilimde görülür. Çocukların ebeveynleri ve yetkili eğitimcilerle ilişkisi nasılsa, insanların tanrılarla ilişkisi de öyledir. İnsa­noğlu tanrısal terbiyenin altındadır; tanrıların insanları eğitip yetiştirdiği disiplin aracı, koro-halkasıdır. Tanrıların uğruna kutlanan ve onlara ithaf edilen şenlikler sırf gündelik koşuşturmacaya ara vermek için yapılmaz - onları tanrıların kendileri tesis etmiştir, insanları tekrar ve tekrar tanrısal terbiye altında tutmak için. Böylece, Platon, eğitim işini ve devlet yapısını tanrıların maiyetine ve inayetine yerleştirir. Tanrılar için düzenlenen şenliklerin baş davetlileri Musalar, Apollon ve Dionysos'tur; koro halkası ise şu üç bölümde düzen almaktadır: Musaların maiyetindeki gençlik korosu; Apollon'un liderliğinde, yaşamın zirvesindeki yetişkinlerin korosu ve Dionysos'un gölgesindeki yaşlıların korosu. Ritim, ölçülü düzenlenmiş harekettir, danstır. Uyum, ölçülü düzenlenmiş sestir, şarkıdır. Dans ile şar­kı koro halkasını oluşturur. İnsanlardaki ritim ve uyum duygusu tanrıların bir armağanıdır. Bizleri bunlarla yetiştirmektedirler. Gençlik halka dansı için büyük bir hevesle dizildiği sırada kendisini esasen neyin sevindirdiğini bilmez. Ritim ve uyumu sayısal bir münasebet olarak anlamaz. Gençler, bütün oyun sevinçlerine rağmen, tanrıların kendilerini hakiki kavrayış yönüne çektiğinden habersizdir. Güzel olanı, hakiki matematiksel doğası bakımından göremezler henüz. Fakat, gençler için böylesi bir Musalar korosu düzenleyen biri, hakiki olanın kendisini güzelde nasıl bildirdiğini, felsefenin oyunda nasıl önden gittiğini biliyor olmalıdır. Devlet düzenleyici yasa koyucunun görevi, kent devletinin bütün korolarına 'doğru yaşam'a övgü türküleri söylettirmektir – doğru olana oyun yoluyla alışma adına. Musaların gençlik korosu, sonra bir de Apollon korosu, erdemin yüksek türküsünü söyler; ve bu sürekli ansıma [canlandırma, 'an'a getirme] dolayısıyla da varoluşları, anlayamadıkları, fakat yine de hissettikleri bir karşılık gelişte hakiki insanlık şekline bürünmektedir. Gençlerde ve halen dipdinç olanlarda hayat ateşi alev alev yükselmektedir; hepsi de, Dionysosça unsurlarla doludur; coşku dalgasının üzerinde havalanırlar. O yüzden, Musalar ve Apollon tarafından zapt edilme zorunlulukları vardır. Uzun tecrübelerle olgunlaşmış olan yaşlılar ise hayat yolunda yokuş aşağı gitmektedir. İçyüzü kavrayış [feraset] ile tutkunun, akıl ile yaşam asliyetinin birbirleriyle örtüşmemesi, daha çok birbirlerine karşıt bir ilişki içinde bulunmaları, insan varoluşunun onulmaz trajedisidir. Akıllı fakat yorgun düşmüş yaşlıların korosu erdemle ilgili en doğru sihirli türküyü söyleyecek, ikram edilen şarapla ateşlenmiş olarak en yüksek duruma erişecektir: serinkanlı bilgelik ve oyun gibi neşeli yaşam sevinci bir olmuştur, arzu ile 'anlayış'ın, hedone ile phronesis'in tam bir uyuşması olarak. Platon bu bağlamda insanın tuhaf bir belirlenimini sunar – oyun açısından: Platon insana paignion theou der, tanrının oyuncağı. Acaba, böylelikle, insan, o özgür ve yaratıcı oyuncu, aşağılanmış ve kukla diye küçümsenmiş, filozofun "kem gözü"nde keyfi davranılan bir meseleye indirgenmiş oluyor mu – yoksa, tanrının oyuncağı olarak insanda daha derin bir anlam mı yatmaktadır? Acaba, çalışarak ve savaşarak kazanılan şeylere muhtaç olmayan tanrı insanın oyun özgürlüğüne muhtaç mıdır – tıpkı, daha yüksek bir oyuncağa ihtiyaç duyar gibi, rüyasını görebilmek için, fantastik olanakların ve varlıkta hiçliği, hiçlikte ise varlığı temsil eden büyüleyici gölgelerin [hayaletlerin] alanına uzanabilmek için; o tanrı ki, her şeyi bilen akıldır ve olan her şeyi görür geçer, nedenine varıncaya kadar, ve bir büyüleniş nedir bilemez?

 

Oyun ve felsefe üzerine düşüncelerimizi, bünyesinde patlayıcı bir problematik gizleyen bu açık soruyla noktalıyoruz.

 

 

 

 

Bir Dünya Sembolü Olarak Oyun kitabından (Çev. Necati Aça)